Geçmiş...
Geç..miş..
Geçmiş işte, unut gitsin! Değil işte...
Unutma üzerine neler olup bitmiş hayatta, ne savaşlar çıkmış, ne şiirler yazılmış, ne hayatlar tükenmiş, ne aşklar tomurcuklanmış... Kimi zaman unuttuk diye suçlamışız, suçlanmışız, kimi zaman unutamadık diye. Hep bir ağızdan "Unutmayacağız!" diye haykırmışız bazen, kimi zaman da aynalarla konuşmuşuz unutacağım diye. Doktorlara gitmişiz " bu sıralar her şeyi unutuyorum" diye ve yine gitmişiz doktorlara " unutamıyorum" diye..Her defasında da "hasta" demişiz kendimize.
Sonra, unutulmaktan korkmuşuz, kendimizi unutturmamak için uğraşmış durmuşuz, bizi anımsatacak bir şeyler yaratmaya adamışız tüm hayatımızı.
Bazı şeyleri, kişileri, kesitleri unutmaya çalışırken, bir yandan kendimizi unutturmamak için çabalayıp durmuşuz kısacası...
"Unutma" kimi zaman iyi bir şeyken, kimi zaman da hayatımızın en acı anı olmuş. Beynimizden bir mucize beklemişiz " istemediklerimizi siliversin, istediklerimizin altını çizsin".
Çok saçma!
Sen en iyisi; Beynine kilit vur ve iç güdülerini takip et!
4 Ağustos 2011 Perşembe
2 Ağustos 2011 Salı
...
Geçen Cuma, yani 3 gün önce, yani 72 saat öncesi, hani sen bir arkadaşınla hararetli hararetli tartışıyordun, hani o sırada yemek yapıyordun, hani alışverişteydin ve kasiyer ödemeyi alırken " çok pahalı ama aldık işte" diye iç geçiriyordun....
İşte o sıralarda ben de sevgili yöntecilerimizden biriyle telefonla görüşüyordum.
İlginç biriydi, yüz yüze tanışmamıştık ama aynı fabrikada çalıştığımızdan, aramızda bir tanışıklık varmış gibi davranıyorduk. Ben soruyordum o sakin ve net bir ifadeyle cevaplıyordu. Ne de olsa hukukçuydu ve mesleği konuşmasından bile belli oluyordu. Kullandığı her kelimeyi özenle seçiyor, anlaşılmadığını hissettiğinde hemen ardından eş anlamlı başka bir kelime kullanıyor ve emin olunca "evet" diyerek cümleyi sonlandırıyordu.
Garipti ama sevmiştim bu tarzını. Merak ettim, sistemden nasıl bir insan olduğuna baktım. Hiç de öyle hayal ettiğim gibi sert mizaçlı biri çıkmadı karşıma. Aksine tombul yüzü bir sevimlilik katmış, beyaz dalgalı ve aceleci saçları alnı ile savaş halinde, huzurlu bakan bir adama benziyordu.
Konuşmamız bitti, daha doğrusu benim soracaklarım bitti ve teşekkür ettim. O da yine aynı sert ve tekdüze görünmeye çalışan bir ses tonuyla" İyi çalışmalar" dedi ve kapattık...Gülümsedim.
Dün öğlen..yani 20 saat kadar önce, hani sen öğle yemeğini yemiş, akşam olsa da eve gidip televizyon karşısına kurulsam diye düşünürken, hani sen son ödeme tarihi geçmiş faturanı tam eline aldığın sırada, hani yeni kalkmıştın tam o sırada...ben de bilgisayar başında, gözlerim ekranda, ellerim klavyede ama aklım dingin bir kumsalda çalışıyordum.
Ve bir mail geldi...
" Mete ÇİL öldü"...
Hani 4 gün önce konuştuğum, konuşurken yaşamı hakkında hayal kurduğum, hani sen bunları okurken " kim ki bu adam" diye merak ettiğin kişi... bir trafik kazası...Öldü...
Bir anda , ne diyeceğini bilmeden, uygun kelimeleri bulmaya çalışan ama birbirine sürekli soru soran grup grup insanlar oluştu. Tanıyanlar diğerlerine anlatıyordu " daha cuma görüşmüştük ya, geçenlerde bana şöyle demişti, hani bir toplantımız vardı hatta sen de vardın...iyi biriydi..."
15 dakika sonra...
Aynı grup insanlar;
" Ya bana teklif dosyasını hala göndermedin..toplantıya geç kaldık..dün bir mağazada buldum bunu, büyük bedenleri de vardı.."
İşte bu kadar basitti herşey...
Çünkü unutmak zorundayız, çünkü devam etmek zorundayız..
Sen her zamanki koşuşturmanda, yanı başında akıp giden nehiri izleyebiliyorsun sadece. Ve hayatta engel olamadıklarından biri daha oluyor " Unutuyorsun"..
" İyi bir insandı"...Huzurla uyumasını dilerim...
İşte o sıralarda ben de sevgili yöntecilerimizden biriyle telefonla görüşüyordum.
İlginç biriydi, yüz yüze tanışmamıştık ama aynı fabrikada çalıştığımızdan, aramızda bir tanışıklık varmış gibi davranıyorduk. Ben soruyordum o sakin ve net bir ifadeyle cevaplıyordu. Ne de olsa hukukçuydu ve mesleği konuşmasından bile belli oluyordu. Kullandığı her kelimeyi özenle seçiyor, anlaşılmadığını hissettiğinde hemen ardından eş anlamlı başka bir kelime kullanıyor ve emin olunca "evet" diyerek cümleyi sonlandırıyordu.
Garipti ama sevmiştim bu tarzını. Merak ettim, sistemden nasıl bir insan olduğuna baktım. Hiç de öyle hayal ettiğim gibi sert mizaçlı biri çıkmadı karşıma. Aksine tombul yüzü bir sevimlilik katmış, beyaz dalgalı ve aceleci saçları alnı ile savaş halinde, huzurlu bakan bir adama benziyordu.
Konuşmamız bitti, daha doğrusu benim soracaklarım bitti ve teşekkür ettim. O da yine aynı sert ve tekdüze görünmeye çalışan bir ses tonuyla" İyi çalışmalar" dedi ve kapattık...Gülümsedim.
Dün öğlen..yani 20 saat kadar önce, hani sen öğle yemeğini yemiş, akşam olsa da eve gidip televizyon karşısına kurulsam diye düşünürken, hani sen son ödeme tarihi geçmiş faturanı tam eline aldığın sırada, hani yeni kalkmıştın tam o sırada...ben de bilgisayar başında, gözlerim ekranda, ellerim klavyede ama aklım dingin bir kumsalda çalışıyordum.
Ve bir mail geldi...
" Mete ÇİL öldü"...
Hani 4 gün önce konuştuğum, konuşurken yaşamı hakkında hayal kurduğum, hani sen bunları okurken " kim ki bu adam" diye merak ettiğin kişi... bir trafik kazası...Öldü...
Bir anda , ne diyeceğini bilmeden, uygun kelimeleri bulmaya çalışan ama birbirine sürekli soru soran grup grup insanlar oluştu. Tanıyanlar diğerlerine anlatıyordu " daha cuma görüşmüştük ya, geçenlerde bana şöyle demişti, hani bir toplantımız vardı hatta sen de vardın...iyi biriydi..."
15 dakika sonra...
Aynı grup insanlar;
" Ya bana teklif dosyasını hala göndermedin..toplantıya geç kaldık..dün bir mağazada buldum bunu, büyük bedenleri de vardı.."
İşte bu kadar basitti herşey...
Çünkü unutmak zorundayız, çünkü devam etmek zorundayız..
Sen her zamanki koşuşturmanda, yanı başında akıp giden nehiri izleyebiliyorsun sadece. Ve hayatta engel olamadıklarından biri daha oluyor " Unutuyorsun"..
" İyi bir insandı"...Huzurla uyumasını dilerim...
22 Temmuz 2011 Cuma
Anlayabildiğin kadar hissedebilirsin... VICE VERSA
Kendi idam sahnesi...
Çar'ın baskı döneminde, arkadaşlarıyla bir sohbet grubu kurmuştu. Yakalandı. 28 yaşında idam isteğiyle yargılandı.
Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alındı. Ölüm kararı yüzüne karşı okundu. Papaz günah çıkarttırdı. Gözleri kapalı olarak bir direğe bağlanıp, müfreze karşısına geçirildi.
"Ateş" emrini beklerken gerçek karar bildirildi kendisine...
Aslında mahkeme 8 yıl hapis vermiş, Çar bunu 4 yıla indirmişti; ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmıştı.
Böylece "ölüm"le tanıştı; oysa bu sefil oyunda asıl keşfettiği şey, "yaşam"dı.
Stefan Zweig'a göre 4 yıl sonra yaralı parmaklarından zincirleri çıkardıkları zaman sağlığı bozulmuş, şöhreti uçup gitmişti, ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek bir şey vardı:
Yaşama sevinci..."
Çok koşuşturuyoruz çok...
Mola vermeli biraz, durup dinlenmeli, şöyle bakmalı bir etrafa , görmeli yanında kim var, hissetmeli yağmur tenine düştüğünde, sebepsizce gülümsemeli kasadaki bayana, yüzünü çevirse de seni görünce " günaydın" demeli, bir çiçek almalı yanı başına, nasıl gidiyor diye sormalı arada bir...konuşmalı, anlatmalı, dinlemeli...
Çok koşuşturuyoruz çok...
Sabah uyanıyoruz, ...-meli , malı,.. akşam uyuyoruz... Geçmez olan saatler, bir bakmışsın yıllar oluvermiş.
Durmalı bir-iki dakika, bir düşünmeli ve sonra sormalı kendi kendine " naber, nasıl gidiyor? " diye. "İyidir" cevap olmamalı, bir kitap yazabilecek kadar çok şey olmalı anlatacak, üzülecek, sevinecek...
Eğer yoksa anlatacak birşeyin, yaşamıyorsun işte, kabul et. Zaman geçiriyorsun sen sadece, ve aferin başarıyorsun da. Evet evet aferin, bunu başarıyorsun işte, zaman geçiriyorsun. Ama sana bir sır vereyim, aslında bunu da başaramıyorsun; çünkü sen ol ya da olma, yaşa ya da yaşama, geçiyor zaman, hem de öyle bildiğin en küçük zaman ölçütleri kadar bile hızlı değil..
Çok koşuşturuyoruz çok...
Bi dakka dur, bak birşey var aklımda ..
bi dakka , bi dakka ! ya bi durur musun!!!
İşte böyle...
21 Temmuz 2011 Perşembe
Ağlayan Yüreğin gücü...
Okumadan önce izlemenizi rica ediyorum…
Duygularımızı ifade etmek kolay iş değildir. Hissettiklerimizi söylemek, aslında kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, sorumluluk almak demektir. Bu yüzden itiraflardan kaçmayı tercih eder çoğu zaman anlık duygularımızı yansıtırız.
Sevdiklerimize, onlarla bir şeyler paylaşmaya o kadar alışırız ki, çoğu zaman anlık duygularımızı bile yansıtmayı unuturuz ve kimi zaman da geç kalmış oluruz…
Yaşarken anlayamayız, sürekli eleştiririz sevdiğimizi, ama o küçücük kusurlar, hayatımızı onunla mükemmelleştiren noksanlıklardır.
Kimi zaman, uyurken kulak tıkacı takmanıza sebep olan bir horultudur – size, kendinizi güvende hissettiren,
Kimi zaman, terliklerini salonun tam ortasında bırakıp gitmesidir - size, varlığını, sıcaklığını gösteren,
Kimi zaman, birilerinin yanında size olan bağlılığını, hiç olmadığı gibi anlatmasıdır – size, yaşayamadığınız şeyler de olsa, hayallerine bile ortak ettiğini hissettiren…
Ve bunlar gibi daha birçok detay ne kadar da mükemmelleştirir hayatımızı yaşarken, biz hiç fark etmeden!
Kısacası;
Herkese küçük kusurlarıyla hayatı mükemmelleştiren doğru insanı bulabilme şansı diliyorum…
19 Temmuz 2011 Salı
15 Temmuz 2011 Cuma
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Nasıl anlatsam ki!!!!
Karşımdakinin, anladığımın anlatabildiğim kadarının, anlamak istediği gibi anladığını düşünürsem.... işimiz zor...:)
23 Aralık 2010 Perşembe
Düşünceler...
Konuşamıyorum öyleyse yazıyorum...
Ama öyleyse şöyledir, yok bana göre'ler..., geçen de benim de başıma geldi' ler..., ama o sana bunu yaptı o yüzden sen şöyle düşünüyorsun, bundan şu kadar zaman sonra böyle hissetmeyeceksin, şunu yaparsan pişman olacaksın, ama şu kadar zaman önce böyle düşünmüyordun, o şunu dedi, sen bunu dedin, gözlerin puslu, bi dene, ama zaten hep böyle olur, e şu bunu deseydi ne olurdu bi düşün, bence şunu yap, o ne dedi, şu da onun yanına gitmiş... vs vs...
Kim neye karar veriyor, seni kim yönlendiriyor, sen ne istiyorsun? Hiç düşündün mü!!!
14 Aralık 2010 Salı
Konumuz " AŞK"...
Eh madem bu aralar temamız “Aşk” , onun üzerine yazalım o zaman!
Geçenlerde Fransız romancı Stendhal (1783-1842) ‘ın hayatını ve kendisi hakkında yazdığı birkaç yazısını okudum..
Gerçekten de aşk’ı umutsuzca yaşayan ve bunu sanata dönüştürebilen güçlü bir kalem. Bu kadar acılı bir aşk hayatı olmasaydı, bu kadar iyi bir yazar olabilir miydi?? Diye düşünüyor insan yazılarını okurken…
Stendhal “Aşk’ın evreleri vardır” diyor. O’na göre aşk ta “kristalizasyon” diye adlandırdığı evre; ilk karşılaşma ardından oluşan merak, endişe, onu tanıyabilme sabırsızlığı ve ilk dokunuşun verdiği vahşi cazibe, ona fiziksel olarak sahip olma arzusu ile hissedilen umut, korku arası oluşan duyguların “aşk’a” dönüştüğü aşamadır. Ve şunu da belirtiyor Stendhal, “bir insanın âşık olabilmesi için her zaman şüphede kalması gerekiyor.”
Hmmm, şimdi bir düşünelim…Kendime göre bir cevap verebileceğim tabii ki.. Bence ( bu kelime de biz Türk’lerin ne çok sevdiği bir başlangıç kelimesidir! ) bu şekilde hissedilen öyle bir etap var ve bu etabı, bilimde “kimyasal saflaşma” olarak geçen bir sıfatla tanımlamak çok da yerinde olmuş. Fakat romantik yazarımızın şüphe konusundaki tespitine pek katılmıyorum. Ya da şöyle ifade edeyim; “sürekli şüphe, biz Türklere göre değil :)”.
Bir ilişkinin başlangıcında, sürecinde ve özellikle de bitişindeki en önemli olgu “ güven” dir. Şüphe, tahtakurusu gibi içten içten kemirir ilişkiyi ve beklenmedik bir zamanda bir de bakarsın çökmüş tepene koskoca yıllar! Sonunda dibine de vurmak varsa en kaba tabirle; bir daha asla yaşayamayacağını bilerek ve inanarak yaşamak gerek bazı şeyleri… Ne de olsa dibe vurmak, karanlıklarda alık alık dolaşmaktan çok daha iyidir.
Stendhal, umutsuz Fransız âşık olarak öyle etkileyici romanlar yazmış ki, okurken hayal dünyasında bir rol bulabiliyorsunuz kendinize! Hatta anılarında hayatını özetlerken, Stendhal; “Benim normal halim, müziği ve resmi derinden seven mutsuz bir âşığınkidir. Hayal kurmak aralarında yapmayı en çok sevdiğim şeydir.” Der. Hayal dünyasında yarattığı o güzel eserlere çok yakıştırdığım bir suite i de paylaşmak isterim!
Bach Cello Suite Nº 6 Sarabande - Yo-Yo Ma
Geçenlerde Fransız romancı Stendhal (1783-1842) ‘ın hayatını ve kendisi hakkında yazdığı birkaç yazısını okudum..
Gerçekten de aşk’ı umutsuzca yaşayan ve bunu sanata dönüştürebilen güçlü bir kalem. Bu kadar acılı bir aşk hayatı olmasaydı, bu kadar iyi bir yazar olabilir miydi?? Diye düşünüyor insan yazılarını okurken…
Stendhal “Aşk’ın evreleri vardır” diyor. O’na göre aşk ta “kristalizasyon” diye adlandırdığı evre; ilk karşılaşma ardından oluşan merak, endişe, onu tanıyabilme sabırsızlığı ve ilk dokunuşun verdiği vahşi cazibe, ona fiziksel olarak sahip olma arzusu ile hissedilen umut, korku arası oluşan duyguların “aşk’a” dönüştüğü aşamadır. Ve şunu da belirtiyor Stendhal, “bir insanın âşık olabilmesi için her zaman şüphede kalması gerekiyor.”
Hmmm, şimdi bir düşünelim…Kendime göre bir cevap verebileceğim tabii ki.. Bence ( bu kelime de biz Türk’lerin ne çok sevdiği bir başlangıç kelimesidir! ) bu şekilde hissedilen öyle bir etap var ve bu etabı, bilimde “kimyasal saflaşma” olarak geçen bir sıfatla tanımlamak çok da yerinde olmuş. Fakat romantik yazarımızın şüphe konusundaki tespitine pek katılmıyorum. Ya da şöyle ifade edeyim; “sürekli şüphe, biz Türklere göre değil :)”.
Bir ilişkinin başlangıcında, sürecinde ve özellikle de bitişindeki en önemli olgu “ güven” dir. Şüphe, tahtakurusu gibi içten içten kemirir ilişkiyi ve beklenmedik bir zamanda bir de bakarsın çökmüş tepene koskoca yıllar! Sonunda dibine de vurmak varsa en kaba tabirle; bir daha asla yaşayamayacağını bilerek ve inanarak yaşamak gerek bazı şeyleri… Ne de olsa dibe vurmak, karanlıklarda alık alık dolaşmaktan çok daha iyidir.
Stendhal, umutsuz Fransız âşık olarak öyle etkileyici romanlar yazmış ki, okurken hayal dünyasında bir rol bulabiliyorsunuz kendinize! Hatta anılarında hayatını özetlerken, Stendhal; “Benim normal halim, müziği ve resmi derinden seven mutsuz bir âşığınkidir. Hayal kurmak aralarında yapmayı en çok sevdiğim şeydir.” Der. Hayal dünyasında yarattığı o güzel eserlere çok yakıştırdığım bir suite i de paylaşmak isterim!
Bach Cello Suite Nº 6 Sarabande - Yo-Yo Ma
3 Aralık 2010 Cuma
Bir balkon hikayesi ...
"Emindim zaten Fado'yu beğeneceğinden :) "
Biliyordun..Biliyordum..
Bunca yıl beni bekliyordun..Ve bunca yıl seni bekliyordum..
Her şeyin bir zamanı vardı ve sen ve ben en doğru zamanda oradayadık..
"Balkona çıkalım mı? "
"Aşk " balkonda yakmış sigarasını bizi bekliyordu.. Oturduk sessizce. Kaçamak bakışlarımız kalplerimize dokunuyordu usulca, konuşuyorduk.. Kelimeler zamanla yarışır gibi çoğalıyordu, kalbim hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu..
Kendinden emin bir el, arada bir göğsüden yukarı kalkarak " ben de !" diyordu..Gülümsüyordum utangaç bakışların altına gizlenerek..
Korkmuyordum bu kez..Elini, yüzünü, gözlerini, kalbini izliyordum..
Kalbim hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu!
Konuştukça gözlerinin ışıltısı, yüreğime dokunuyordu usul usul.. Bir kadeh kırmızı şarap bu kadar mı lezzetli olabilirdi! Hiç bitmesin istedim sohbetimiz, zaman dursun dedim içimden..
Anlattığım her yeni hikayenin sonunda " biliyordum" diyordun. "Senin neyi sevdiğini biliyordum!"
Bir kaç saatin içine sığdırmıştık yıllarımızı ama sanki sen o yıllar boyunca hep yüreğimin bir yerinde benimle yaşıyordun herşeyi..
Bir bardak soda+vişne suyu eşliğinde yazarken tüm bunları, "seveceğini biliyordum" dediğini anımsıyorum..
Özlem diye birşey varmış, anlatılıp durulurmuş, ben de "özlüyorum" sanıyormuşum...Şimdi anlıyorum ki, seninle öğreniyordum "özlemek" nin ne olduğunu...
Geçirdiğimiz kısacık zamanlarda dokunuyordum yüreğine, sıcacık ve öyle dürüst öyle güvenliydi ki !..sonunda inandım ben de, İlk görüşte aşk varmış, seninle yaşıyordum...
Aslında, ben hep seni bekliyordum...
Şimdi , kocaman aç yüreğini yakışıklı, BEN GELDİM...
29 Kasım 2010 Pazartesi
Bu gün benim doğum günüm :)
İşte tam bu gün, sabaha karşı 4h30 civarı çığlık çığlığa bir sesle " merhaba" demişim dünyaya.
İyi ki de doğmuşum :), ve hayatımdaki tüm insanları iyi ki de tanımışım. Acıları, ayrılıkları, mutlulukları, aşkları… İyi ki de yaşamışım. Şu 31 yılı alan geçmişe baktığımda, hatırlayabildiğim zamanlardan itibaren, hiçbir andan pişman olmadım. Ne mutlu bana! Öyle zor ayrılıklar, acılar yaşadım ki, deyim yerindeyse “dibine de vurdum” , ve öyle büyük mutluluklar yaşadım ki, “ nefes aldığımı da hissettim” .
Hayatımdaki bu muhteşem insanlardan, 00:00 itibariyle, inanılmaz güzel doğum günü dilekleriyle başladı bugün. Ve bir kez daha anladım, ne çok insan sevdiğimi, ne çok dost tarafından önemsendiğimi.
Hayatı seviyorum, ağlamayı da, çatlayana kadar gülmeyi de, acı çekmeyi de, otobüs beklemeyi de, uykusuz kalmayı da, demli çayları da… Seviyorum. Çünkü her şey insan için, bizler için…
İyi ki doğduk sevgili dostlar…
İyi ki de doğmuşum :), ve hayatımdaki tüm insanları iyi ki de tanımışım. Acıları, ayrılıkları, mutlulukları, aşkları… İyi ki de yaşamışım. Şu 31 yılı alan geçmişe baktığımda, hatırlayabildiğim zamanlardan itibaren, hiçbir andan pişman olmadım. Ne mutlu bana! Öyle zor ayrılıklar, acılar yaşadım ki, deyim yerindeyse “dibine de vurdum” , ve öyle büyük mutluluklar yaşadım ki, “ nefes aldığımı da hissettim” .
Hayatımdaki bu muhteşem insanlardan, 00:00 itibariyle, inanılmaz güzel doğum günü dilekleriyle başladı bugün. Ve bir kez daha anladım, ne çok insan sevdiğimi, ne çok dost tarafından önemsendiğimi.
Hayatı seviyorum, ağlamayı da, çatlayana kadar gülmeyi de, acı çekmeyi de, otobüs beklemeyi de, uykusuz kalmayı da, demli çayları da… Seviyorum. Çünkü her şey insan için, bizler için…
İyi ki doğduk sevgili dostlar…
25 Kasım 2010 Perşembe
Hayatımızdaki Nesneler veya Nesneler içindeki Hayatımız...
Bir düşünsenize! Ne kadar da çok nesne var sahip olduğumuz... Veyahut zamanla bize sahip olan nesneler ne kadar da çok...
Kimi zaman bir menekşe -ki, gün aşırı az biraz su vermeli, konuşmalı arada ve gün ışığına hasret bırakmamalı yapraklarını.
Kimi zaman sevgili arabamız -ki, uygun park yeri bulmak için biraz daha dolaşmalı, hatta gideceğimiz restoranı değiştirmeli.
Kimi zaman almayı düşündüğümüz ev -ki, işe yakın olmalı, etrafında sosyal tesis bulunmalı, güvenliği olmalı, yok 3. kat olmalı yok 5. kat olmalı... Vs vs.
Ve bunlar gibi daha birçok nesne, yaşamımızda büyük anlam kazanır, zamanla bizlere sahip olur. Sahip olur diyorum, çünkü sahip olduğumuz nesnelerle bir duvar öreriz çevremize, kısıtlarız. Sahip oldukça daha da bir güvende hissederiz ama aslında kapana isteye isteye kısılırız. Onlara sahip oldukça, onlar da düşüncelerimize, sosyal yaşamımıza, alışkanlıklarımıza sahip olur. Ve bir bakmışız ki, kölesi olmuşuz varlıklarımızın!
Doğduğumuzdan bu yana, "yapılması gerekenler" başlığı altında yaşadık durduk. Okula gitmeli, üniversite kazanmalı, mühendislik okumalı, iyi bir işe girmeli, ev almalı, araba almalı, evlenmeli, çocuk yapmalı, ikinci evi almalı... Gittik, okuduk, aldık, evlendik, yaptık " lar" la demir parmaklıklar döşedik ve bir de üstüne sigortaladık hayatımızı. Çünkü sahip oldukça, korkar olduk onları kaybetmekten ve korkularımızla yarattık bu sistemi.
Sonunda ne oldu peki?
Zaman kalmadı yaşamaya, çimlerde yalınayak yürümeye, aşık olmaya...
Neden evlilik programları reyting rekorları kırıyor sizce!
22 Kasım 2010 Pazartesi
finding your own north star...
Başınızı yukarı kaldırın,bakın ve görün;kendi kutup yıldızınızı bulun,onu izleyin. ....
Biliyorum, bundan tam 1 yıl sonra, şu anki hissettiklerimin hiçbir önemi kalmayacak.
Hatta " - zaman kaybetmişim" diyeceğim kendi kendime...
İyi ve Kötü'nün yüzü aynıymış , herşey yoluma ne zaman çıktığına bağlıymış. Öğrendim...
Aslında çoook zaman önce ( ama aslında dün) de yaşamıştım benzer bir hikayeyi. Öğrenmiştim sanıyordum, yanılmışım...
Sana başarılamayacağını söyleyecek binlerce insan var. Felaket tellalığı yapacak binlerce insan var. Seni yutmayı bekleyen tehlikeleri, sana birer birer gösterecek binlerce insan var. Ama yüzündeki gülümsemeyle ceketini çıkar ve yola koyul. Başarılamayan şeyle uğraşırken şarkılar söyle ve başar.
Şarkı söyleme vakti gelmiş, haberimiz yok :)
E hadi ozaman, hep beraber ...
"Gülümsemekten asla vazgeçme," bu da bu günün sözü olsun o zaman :)
27 Ekim 2010 Çarşamba
(Bu) gün(lük) ..
Koskocamaaaan bir tatil başlangıcı benim için. Güzeel bir köprü yaparak, akşam 18:00 itibariyle, Bursa'dan Ankara'ya giden nilüfer turizm yolcuları ile aynı kaderi paylaşacağım.
Bir de Ankara'nın yağmurunda ıslanalım bakalım!
Değişiklik iyidir, gitmek gerek bir yerlere, gezmek gerek ama gözleri açık. Çünkü görmek de gerek :) .
Geçmişe bu kadar takılmam ama insan hayatındaki yeniliklere sarılamayınca ya da yaratamayınca, geçmişi düşünüp duruyor işte. Ama hep güzel zamanları tabii!
Büyük aşklarla yapılan yolculukları düşünüyorum mesela :), hiçbirini mi hatırlamaz insan :) ! Gözleri açmak gerek derken bunu kastediyorum aslında, aşktan kör olmuş halde çıkmamak gerek yani yolculuklara :)...
Şimdilerde mesela, hiç unutmuyorum gördüğüm yerleri ..:)
Ne iş, niye böyle olduk?
Adam olalı aşık olmayı unuttuk mu be hocam!!!
26 Ekim 2010 Salı
22 Ekim 2010 Cuma
Seçilmiş "Kusur" un Cazibesi...
Kusursuz olmaya çalışan çok insan var. Ama kusursuz bir yüz gördüğümüzde ona karşı arzu hissetmeyiz.
Bizi çeken başka şeyler vardır...
Karşımızdakinin bizi istemesinin nedeni, fiziksel ya da karakteristik özelliklerimiz değildir. Genelde sevgilinin sevmesinin gerçek nedeni, çenemizdeki küçük bir ben, "s"leri düzgün telaffuz edemeyişimiz, garsonla konuşurkenki utangaçlığımız ya da üzerinde ayı desenleri olan çirkin pijamalarımızdır.
Hoşlandığımız kişilerle samimi olmak isteriz ve samimi olmanın en iyi yollarından biri de kırılganlığı paylaşmaktır, zaferleri değil. Ve bence incinebilirliliktir aşkın en temel bağlarından biri de...
20 Ekim 2010 Çarşamba
17 Ekim 2010 Pazar
8 Ekim 2010 Cuma
Başkalaşmak mıdır? yoksa...
Değişim.. Değişmek...Değiştirmek....
"İş yaşamında duygusal zekâ" diye bir eğitim aldım bu kavramlara takılmadan önce :). ( Herkese tavsiye ederim) . Hocamız, eğitim ve performans geliştirme danışmanı, Altay ERGENÇ şöyle diyor :
"- İnsan değişir, hayatta her şey değişir, değişmez diye bildiğiniz her şey değişir "
E hani değişmezdi insan, 7 sinde ne ise 70 inde de o'ydu hani! Biz değil miydik, değişmez bu diye vazgeçen her şeyden, terk eden vs... Ne olacak şimdi? :)
Size katılıyorum Altay Hocam, değişir insan... Sadece insan mı, hayattaki her şey değişir. Ama eğer "İSTERSEN"...Evet isteyince neler yapamıyoruz ki, değişime kafa tutalım!
Arada bir geriye dönüp bakmak gerek buna inanabilmek için; 10 yıl önceki Ben, sarıyı severdim " -herkesin bir yaşam rengi vardır, bu da benimkisi " derdim. 5 yıl önce; " yok ya, maviymiş benim rengim, özgürlük, huzur, umud u temsil ediyor, sarı da neymiş" derdim. Ben sihirli halımla, renkten renge uçarken, kendimi; " ben oldum olası mor u çok sevmişimdir " derken buldum ..:) :)
İşte aslında bu kadar basittir değiştiğinin göstergesi. Zaman, sosyal çevre, iş, komşular, en yakın arkadaşın, sevgilin, çocuğun ...ya da sadece bir "ayna" dır değiştiğinin göstergesi...
Özveri ile büyür sendeki değişim, çünkü mutlu edersin çevreni, sevdiğini (diklerini)...
Sonra bir bakarsın, hoşlanmadığın, o sürekli eleştirdiğin başkalarının alışkanlıları, senin en gözde hobilerin olmuş .:)
Değişmek özünden vazgeçmek, kendini unutmak değildir. Değişmek, kendini her an yeniden keşfetmektir, yapabileceklerinin, gücünün farkına varmaktır, sevdiğini göstermektir, çabadır, pencerenin artık dar gelmesi, koskocaman kapılardan bakmaktır hayata...
Değişmekten korkmayın ve " ben çok değiştim" diyebilmek için, yeni bir renk keşfine çıkın. ;)
4 Ekim 2010 Pazartesi
OLASILIK(SIZ)...
Sözlük anlamı "bir işin olup ya da olmamasının ne kadar değerde olduğunu belirten sözcük"tür olasılık. Sözlük anlamından öte, sosyal yaşamımızdaki yeri çok gariptir bu kavramın. Bir düşünelim; uyandığımızda güne iyi başlama olasılığımız, yolda yürürken uzun zamandır görmek istediğimiz birini görme olasılığımız, otobüste yer bulma olasılığımız, büyük ikramiyeyi kazanma olasılığımız... En önemlisi de yarını görebilme olasılığımız...
Aslında neye, ne kadar, nasıl değer vermeye karar veren biziz..O zaman hayatımızdaki olasılık/(sızlık) kavramı yalnızca bildiğimiz şeyleri yaparken, karsılaşacaklarımızı önceden planlamışken , sadece taktığımız bir isim (midir?)!
Bence korkularımızdır hayatımıza olasılık kelimesini empoze eden..
" Hay Allah, şansım yaver gitmedi" diyerek sığınırız veyahut kabulleniriz. O zaman hatalardan kaçışlarımız daha da kolaylaşır ve kusurlu olduğumuz kişilere karşı zırhımız da daha bir koruyucu hale gelir. Ya da "yapamıyorum' lar arkasına sığınırız, isteyince yapabildiklerimizi hiç göz önüne almadan... Bahaneler bulmak kolaydır yapamadıklarımız için; zor olan yapabileceklerimize inanarak ve tüm riskleri göz önüne alarak o yolda ilerleyebilmektir. ( tabi aynı riski ikinci kez almak da yürek ister ).
Yani uzun lafın kısası , " insan kendi şansını kendi yaratır ..." :)
Aslında neye, ne kadar, nasıl değer vermeye karar veren biziz..O zaman hayatımızdaki olasılık/(sızlık) kavramı yalnızca bildiğimiz şeyleri yaparken, karsılaşacaklarımızı önceden planlamışken , sadece taktığımız bir isim (midir?)!
Bence korkularımızdır hayatımıza olasılık kelimesini empoze eden..
" Hay Allah, şansım yaver gitmedi" diyerek sığınırız veyahut kabulleniriz. O zaman hatalardan kaçışlarımız daha da kolaylaşır ve kusurlu olduğumuz kişilere karşı zırhımız da daha bir koruyucu hale gelir. Ya da "yapamıyorum' lar arkasına sığınırız, isteyince yapabildiklerimizi hiç göz önüne almadan... Bahaneler bulmak kolaydır yapamadıklarımız için; zor olan yapabileceklerimize inanarak ve tüm riskleri göz önüne alarak o yolda ilerleyebilmektir. ( tabi aynı riski ikinci kez almak da yürek ister ).
Yani uzun lafın kısası , " insan kendi şansını kendi yaratır ..." :)
19 Ağustos 2010 Perşembe
3 Ağustos 2010 Salı
Just Do It !!
İstanbul'da havaalanı. Saat sabahın körü, uykum var. Canım da sıkkın zaten. Şu Facebook denilen ortamı öyle eleştirip dururken, baktım ki geri dönmüşüm. Cep telefonu gibi bir şey olmuş insan hayatında, facebook u olmayanlar vatan haini olmuş. Döndük dönmesine de ne oldu sanki, facebook listeme eklenenler = hayatıma eklenenler , facebook listemden çıkanlar = hayatımdan çıkanlar mı oluyor şimdi!!... Bu kadar mı basit her şey, bu kadar mı kolay silmek ...Evet bu kadar kolaymış..Herkesler bu oyunu oynayıp duruyormuş, asıl gerçek olan buymuş ama ben hala hayal dünyasında, cebimde saatim, uçan halımla geziyormuşum...
Sıkıldım bu sabah, biraz da üzüldüm..
Uçağa bindim, kaptanımız her zamanki gibi anlaşılmayan bir konuşma yaptı, yolculardan kısık kısık kıkırdama sesleri geldi. Yanımda esmer bir bayan oturuyor. Kıvırcık ve aceleci saçları sağ gözünü kapatmış. Bir an onu korsan olarak hayal ediyorum, sonra kendi kendime gülüp camdan bulutları izlemeye koyuluyorum.
Aklımdan, birazdan yaşamak istediğim olaylar dizinini geçiriyorum. Babam karşılayacak havaalanından, annem kahvaltı hazırlamış olacak, bahçede kahvaltı seranomisinin ardından televizyon karşısında uyuya kalınacak :) ..
Karşılama faslına kadar ok, Ama! Unutulmuş bir doktor kontrolü için, hep beraber Üçkuyular yolunu tutuyoruz.
Annemler doktordayken ben de kahvaltı edeyim o zaman.
Yürü yürü yürü, offf çok sıcak..Hah sonunda bir pastane, gölge bir zula..Hmm kaşarlı su böreği, kilo mu aldım ne bu aralar ? :)
Bir yandan etrafa bakıyorum, bir yandan da hayal etmediğim kahvaltımı yapıyorum. Aklımda ise sabahki sorular..
Özlemişim İzmir insanını, farklı, mutlu, özgür bakışlar...
Ama üzdün beni sabah sabah be facebook.. Bak İzmir'de olmanın tadına bir türlü varamıyorum..
Gözüm takıldı birine, o da bana baktı , gülümsedi..Sonra döndü arkasını gitti.. Tişörtünün arkasında yazıyordu bu günün msjı " JUST DO IT !!"
Just do it!
Hesabı ödedim, kalktım yavaştan.
Just do it!
Ipod um kulağımda, " Bulutsuzluk özlemi- sözlerimi geri alamam"
Just do it!
Yürüyorum, düşünüyorum, ama sorgulamıyorum bu kez..
Just do it!
Boşver diyor biri içimden, olması gereken de buydu zaten..
Just do it!
Peki, ben niye geç kaldım bu kadar?
JUST DO IT!!!!
Sıkıldım bu sabah, biraz da üzüldüm..
Uçağa bindim, kaptanımız her zamanki gibi anlaşılmayan bir konuşma yaptı, yolculardan kısık kısık kıkırdama sesleri geldi. Yanımda esmer bir bayan oturuyor. Kıvırcık ve aceleci saçları sağ gözünü kapatmış. Bir an onu korsan olarak hayal ediyorum, sonra kendi kendime gülüp camdan bulutları izlemeye koyuluyorum.
Aklımdan, birazdan yaşamak istediğim olaylar dizinini geçiriyorum. Babam karşılayacak havaalanından, annem kahvaltı hazırlamış olacak, bahçede kahvaltı seranomisinin ardından televizyon karşısında uyuya kalınacak :) ..
Karşılama faslına kadar ok, Ama! Unutulmuş bir doktor kontrolü için, hep beraber Üçkuyular yolunu tutuyoruz.
Annemler doktordayken ben de kahvaltı edeyim o zaman.
Yürü yürü yürü, offf çok sıcak..Hah sonunda bir pastane, gölge bir zula..Hmm kaşarlı su böreği, kilo mu aldım ne bu aralar ? :)
Bir yandan etrafa bakıyorum, bir yandan da hayal etmediğim kahvaltımı yapıyorum. Aklımda ise sabahki sorular..
Özlemişim İzmir insanını, farklı, mutlu, özgür bakışlar...
Ama üzdün beni sabah sabah be facebook.. Bak İzmir'de olmanın tadına bir türlü varamıyorum..
Gözüm takıldı birine, o da bana baktı , gülümsedi..Sonra döndü arkasını gitti.. Tişörtünün arkasında yazıyordu bu günün msjı " JUST DO IT !!"
Just do it!
Hesabı ödedim, kalktım yavaştan.
Just do it!
Ipod um kulağımda, " Bulutsuzluk özlemi- sözlerimi geri alamam"
Just do it!
Yürüyorum, düşünüyorum, ama sorgulamıyorum bu kez..
Just do it!
Boşver diyor biri içimden, olması gereken de buydu zaten..
Just do it!
Peki, ben niye geç kaldım bu kadar?
JUST DO IT!!!!
28 Temmuz 2010 Çarşamba
JEUX d' ENFANTS
Ne dis rien. C'est à moi de parler.
Bir filmi 100 kez izleyip, her seferinde de ilk defa izliyormuş gibi olur ya insan :), işte öyle bir filmden, en sevdiğim sahne...
Bir filmi 100 kez izleyip, her seferinde de ilk defa izliyormuş gibi olur ya insan :), işte öyle bir filmden, en sevdiğim sahne...
27 Temmuz 2010 Salı
İstanbul - Sabah - Moda ve Sokaklar...
Büyük bir hevesle, işe gidiş saatimden 1 saat önce kalktım bugün, fotoğraf çekeceğim çünkü :).
İstanbul'da Moda ara sokaklarından pıt pıt pıt yürüyorum, sabah 06:30.Akşamdan kalma kediler çöp kamyonu peşinde, amcam evi bellediği köşe başında mışıl mışıl uyuyor, tokacı yine vitrinine dizmiş hayatın tüm renklerini, karşısındaki şekerci Cafer Erol'da nispet yapıyor sanki " benim şekerlerim daha da renkli!" diyerek... Aynı saatlerde, aynı kişilerle karşılaşmak, evin gibi hissettiriyor geçtiğin mekânları :) ; ne kadar da kolaymış aslında alışmak...
İşte en sevdiğim sokak...Sağlı sollu Nargileciler, hmmm gizemli, hoş bir koku var bu sokakta , bayılıyorum..Kokunun fotoğrafını çekememenin ne kadar da üzücü olduğunu düşünüyorum bir an..ama sonra, bazı şeylerin de sadece senin hissedebildiklerinle ve sadece sana özel kalması gerektiğine karar veriyorum..:)
Eveeett, bu kadar izlemek yeter, sıra fotoğrafta.:)
Artık çok amatör gelen ( süper profesyonel oldum ya tabiii :) ) ve aynı zamanda lens kapağı kırılmış :( sevgili nikonumu aldım elime... Hıh, boş ve karanlık bir sokak ve "-bu sokak benden sorulur" edasıyla dolaşan, pala patili simsiyah bir kedi... hmm güzeel, çekeyim ben bunu... !!!! bi dakika, bi dakika... Noluyoo, allah allah niye çekemiyorum?? ya kedi kaçtı, hadisene be nikon!!!
Bu da ne!! yaaaai olaamaazzz, pili bitmiiişşş :( ...
Eee işte, bu da ne kadar profesyonel bir fotoğrafçı olduğumun kanıtııı :)) . Pilin bittiğini anlamam bile 5 dk mı aldı :))
Napıyım!! madem fotoğraflayamadım, bari yaşadıklarımı yazayım !! :)
Dolayısıyla bu sabah ne öğrendiiikk!!!
Her zaman, paylaşmanın tek bir yolu yoktur! ;)
İstanbul'da Moda ara sokaklarından pıt pıt pıt yürüyorum, sabah 06:30.Akşamdan kalma kediler çöp kamyonu peşinde, amcam evi bellediği köşe başında mışıl mışıl uyuyor, tokacı yine vitrinine dizmiş hayatın tüm renklerini, karşısındaki şekerci Cafer Erol'da nispet yapıyor sanki " benim şekerlerim daha da renkli!" diyerek... Aynı saatlerde, aynı kişilerle karşılaşmak, evin gibi hissettiriyor geçtiğin mekânları :) ; ne kadar da kolaymış aslında alışmak...
İşte en sevdiğim sokak...Sağlı sollu Nargileciler, hmmm gizemli, hoş bir koku var bu sokakta , bayılıyorum..Kokunun fotoğrafını çekememenin ne kadar da üzücü olduğunu düşünüyorum bir an..ama sonra, bazı şeylerin de sadece senin hissedebildiklerinle ve sadece sana özel kalması gerektiğine karar veriyorum..:)
Eveeett, bu kadar izlemek yeter, sıra fotoğrafta.:)
Artık çok amatör gelen ( süper profesyonel oldum ya tabiii :) ) ve aynı zamanda lens kapağı kırılmış :( sevgili nikonumu aldım elime... Hıh, boş ve karanlık bir sokak ve "-bu sokak benden sorulur" edasıyla dolaşan, pala patili simsiyah bir kedi... hmm güzeel, çekeyim ben bunu... !!!! bi dakika, bi dakika... Noluyoo, allah allah niye çekemiyorum?? ya kedi kaçtı, hadisene be nikon!!!
Bu da ne!! yaaaai olaamaazzz, pili bitmiiişşş :( ...
Eee işte, bu da ne kadar profesyonel bir fotoğrafçı olduğumun kanıtııı :)) . Pilin bittiğini anlamam bile 5 dk mı aldı :))
Napıyım!! madem fotoğraflayamadım, bari yaşadıklarımı yazayım !! :)
Dolayısıyla bu sabah ne öğrendiiikk!!!
Her zaman, paylaşmanın tek bir yolu yoktur! ;)
26 Temmuz 2010 Pazartesi
Liber Tango..
Strasbourg Konservatuarında güvenlik görevlisiyim, ee hayat zor, çalışmak gerek. Akşam 6’ dan sonra olduğu için, konservatuarda pek öğrenci yok. Dandikten bir mp3 kulağımda, içinde topu topu 4 şarkı (anca sığmış :) ) , hol denilen yerde masa benzeri bişey, rahatsız bir sandelye...
Bir yandan ders çalışmaya çalışıyorum, ama gizli gizli. Çünkü güvenlik görevlisiyiz, oturmak yasak, okumak yasak, müzik dinlemek yasak ..vs. vs..Tüm kurallara karşı gelerek :), hem ders çalışıyorum, hem de mp3 ümdeki 4 şarkıyı çevirip çevirip dinliyorum. Ha bir de , 10 dk da bir biri geçiyor " - Bonjour" de , gülümse ..
Akşam 10 olmuş, yorulmuşum. Ne ders çalışmak geliyor içimden, ne de bonjour demek :).
Sağa sola baktım, koridorlarda kimse kalmamış.. ohh iyi , işte şimdi en sevdiğim kısım .. Hayal kurma vakti :)..
4 şarkıdan 3. sü olan, hayal kurmayı en sevdiğim tango " Liber Tango de Yo-Yo Ma" . Önce dinliyorum dikkatlice, sanki bütün gün çevirip çevirip dinlememişim gibi :) . Nerde ne hayal kuracağımı iyi tanımlamam gerek nede olsa ..
Önce kendimi siyah, uzun tülleri ve derin bir yırtmacı olan, boyundan bağlamalı bir elbiseyle hayal ediyorum. Ayakkabılarım kırmızı, dans ayakkabıları. Bir tiyatro sahnesindeyim, ama seyirci yok. Tepeden aydınlatmalı, yani yarı karanlık sayılır. Yavaş yavaş sahnede ilerliyorum ve fonda Yo-Yo Ma eşliğinde Liber Tango duyuluyor. Önce kendimce birkaç figür yapıyorum, ( o kadar iyiyim tangoda yani :), hayal işte, sonu yokki ..) . Sonra karanlıklar içinden biri geliyor, elimden yakalayıp kendine doğru çekiyor, ve Yo-Yo Ma ' nın Piazzolla'ya eşlik etmeye başladığı an (29. saniye) , gözlerimi kapatıyorum...Her şeye o karar veriyor, önce tutku hakim oluyor dansa, sonra kıskançlık çıkıveriyor ardından birkaç sert dönüş ve sonunda aşk galib geliyor ama karşı koyuyorum, direniyorum, sonra, sonra kabulleniyorum.Ve bir an vazgeçiyorum çünkü korkuyorum..Sonra birden çekiyor yine beni kendine doğru, sıkı sıkı tutuyor sırtımın tam ortasından..güveniyorum , yok oluyor direncim (1.52. saniye). Tutku, aşk, nefret, kıskançlık, sevgi... Her şey onun / benim ellerin(m)de...(2.19. saniye) Ama ne o bunun farkında ne de ben...
Derkeeenn, gözlerimi açıyorum :), ne o !! koridorda kendi başıma tango yapmaya başlamışım :)) ..Gülüyorum yine kendi kendime ..
Konservatuarı kapatma vakti gelmiş, hadi bakalııımmm hayal kurma vakti dolduuu!!
Tek tek sınıflar kontrol edilecek, anahtarlar teslim edilecek, sınıftan çıkmayanlar kovulacak :), danışmadakilerle saçma sapan ve benim Fransızcasını bir türlü beceremediğim geyikler yapılacak, ara ara yazan itfaiyeci duymazlıktan gelinecek... vs...
...
2010..sabah 9h00. Canım çalışmak istemiyor..Hmmm, ne dinlesemmmmmm!
Twitter, youtube.. aaa, uzun zaman oldu hayal kurmayalı :), " Liber Tango" evet evet !
... Ama bu hayal hala aynııııı ;) ...
23 Temmuz 2010 Cuma
The Reason is you...
I'm not a perfect person
There's many things I wish I didn't do
But I continue learning
I never meant to do those things to you
And so I have to say before I go
That I just want you to know
I've found a reason for me
To change who I used to be
A reason to start over new
and the reason is you...
There's many things I wish I didn't do
But I continue learning
I never meant to do those things to you
And so I have to say before I go
That I just want you to know
I've found a reason for me
To change who I used to be
A reason to start over new
and the reason is you...
21 Temmuz 2010 Çarşamba
16 Temmuz 2010 Cuma
12 Temmuz 2010 Pazartesi
In the deathcar, we're alive...
This is a film about a man and a fish
This is a film about dramatic relationship between man and fish
The man stands between life and death
The man thinks
The horse thinks
The sheep thinks
The cow thinks
The dog thinks
The fish doesn't think
The fish is mute, expressionless
The fish doesn't think because the fish knows everything
The fish knows everything
11 Haziran 2010 Cuma
Dondurma..
Selin, benim tombiş yeğenim. Hafta sonu, uzun zamandır istediği ayakkabıyı almaya çıktık. Tabii ki istediği belli bir marka vardı ve her ne olursa olsun başka markayı kabul etmeyecekti. Ama biz yine de denedik ablamla ve aynı modelin daha ucuz olabileceği mağazaları dolaşmaya koyulduk.
Fotoğrafı çekip kaydetmişti bir kere, hep bir kusur buluyordu ve illaki o haftalardır istediği ayakkabının aynısı olacaktı..
Nitekim uzun saatler sonucunda kabul ettirmeyi başaramadık ve yine aynı mağazaya döndük. Güller açmıştı bizimkinin yüzünde, istediğini yaptırıyordu.
Taaa kiii, kendi boyutlarının 9 yaşındaki normal bir çocuk boyutlarına uymadığını anlayana kadar :) . Ne yazık ki, istediği ayakkabının en büyük numarasını bizim kız çoktan geride bırakmıştı.Üstüne üstlük saatlerdir dolaşıp ta bir benzer ayakkabı daha bulamamıştık, başka bir seçeneğimiz de kalmamıştı..
Hayalleri yıkılmıştı Selinoş hanımın, haftalardır rüyasında gördüğü ayakkabıyı tam alacakken hiç planda olmayan bir problem çıkmıştı. Ağlamaya başladı doğal olarak, ama sessiz sessizdi bu seferki. Çünkü suçlayacak kimse de yoktu bu sefer.
- “Ağlayınca bir şey değişecek mi?" diye sorduğumda,
- "Hayır ama çok ama çok üzgünüm, ne yapacağım ben şimdi?" diyerek çaresizce baktı yüzüme.
Aslında bu kadar büyütülecek bir şey değildi (bizim için), ama o kadar üzüldü ki bende bir anda unutup sorunun kaynağını, onunla üzüldüm..:)
Bir saat sonra ona dondurma ısmarlamayı teklif ettim,
- "Artık bir şey istemiyorum", diyerek karamsarlığa düşse de dondurmacıya gidip en sevdiği bol çikolatalı dondurmasını aldım..
Dondurmaya baktı, gözlerini kapattı ve en kocamanından yaladı...
Dünyası değişmişti o an, bir anda hayalleri yıkılmış Selin gitti ve etrafa gülücükler saçan, mutlu Selin geldi. Bir yandan gözyaşlarını siliyor biryandan da dondurmasının tadına varıyordu.
Neden çarşıya çıktığımızı, neden ağladığını, haftalardır kurduğu hayaline ulaşamadığını... Unutmuştu. Sadece bir çikolatalı dondurma yapmıştı bunu.
Onu keyifle izlerken, 1 hafta önce bana telefonda söyledikleri aklıma geldi;
-"Teyzoş, ağlama ne olur, sana bir sır vereyim mi, ağlayınca hiçbir şey değişmiyor ben çok denedim !" :)
9 yaşındaki benim akıllı yeğenim, aslında hiç farkında olmadan hayatı çözüyordu işte!
Sanırım büyüdükçe biz karmakarışık bir hale getiriyoruz her şeyi ve çözüm bulmaya çalışırken unutup gidiyoruz dondurmanın tadını...
1 Haziran 2010 Salı
18 Mayıs 2010 Salı
Sokağımızın TomaTes güseli :)
"- çooçee ablaaaa, müsait misin? Sana gelebilel miyiiiim ? :))"
Öyle güzel ki, her sabah kahvaltı yaparken böyle bir ses duymak...:)
14 Mayıs 2010 Cuma
Git Gel, Gel , Git...me ...
Havaalanı... Masada oldukça kalabalığız.
Sevgili yol arkadaşlarım, düşünen bir laptop, aranmasını bekleyen bir adet telefon, bir derginin gidilemeyecek butik otel rehberi, su, vs...
Garip garip fotoğraflar çekiyorum, mesela bu fotoğraf gibi, insanlar bana bakıyor
" Deli mi ne! Masanın, bardağın fotoğrafını çekiyor! " :)
Yıllarca, havaalanlarında "bu yolculuklar hiç bitmeyecek mi? " diye kendi kendime sorup durdum. Ve işte yıllar geçti, hala yollardayım :)
Sonunda kendime yol arkadaşları edinmeye karar verdim. Cep telefonu rehberim " feribot Seba, uçak Mehmet, feribot çocuklu anne ( isimlerini unuttum ) ." gibi isim ve numaralarla zenginleşmeye başladı. Çok ta güzel oldu :). Her yolculukta değişik hikâyelere ortak oldum, yollar kısaldı sanki.
Her yolculuk sonunda, anlatacağım bir hikâyem oldu benim de, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman komik.
"- Yolculuklar ne zaman bitecek? " diye sordum bir gün Babam'a , :)
"- Hiçbir zaman" dedi...
"- Peki, o zaman"...
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Geç mişşş ...
O, zamandan, BU, zamana , ÇOK, geçti...
-Değiştik mi?
Evet , çok..
- Ama neden?
...
- Wittgenstein'in dedigi gibi, susalim.
...
İşte böyle konuşur/susar insan kendi kendine bazen.. Yalnız değildir aslında, tek başınadır sadece.
"İkisi farklı şeyler mi sanki diye geçirdin içinden" ? ..
- Hmmm , Peki ozaman;
.....................
.......
Demiştim !
Şu an yalnız değilsin ama tek başınasın ... :)
"Kısa"
Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor.
..........
..........
Cemal Süreya
7 Mayıs 2010 Cuma
1 Nisan 2010 Perşembe
25 Ocak 2010 Pazartesi
Paris - Sen - Ben - O.(nlar)...
Sensiz Paris
Sensiz paris gülüm bir havai fişeği
Bir kuru gürültü kederli bir ırmak
Yıktı mahfetti beni
Pariste durup dinlenmeden gülüm seni çağırmak...
Nazım Hikmet Ran
Sensiz paris gülüm bir havai fişeği
Bir kuru gürültü kederli bir ırmak
Yıktı mahfetti beni
Pariste durup dinlenmeden gülüm seni çağırmak...
Nazım Hikmet Ran
16 Ocak 2010 Cumartesi
Lacivert bakışlı Melek...
Bir metro yolculuğu - Paris...
Filmlerde olur sanırdım; gerçekmiş.
Uzun bir metro yolculuğu, her bir istasyon yeni bir hikaye sanki.. ve her bir hikaye arası, karanlık tüneller. Kimisi uzun, çok uzun; kimisi kısacık, kimisinden geçerken hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor; kimisi ise ışıklı, duvarlarında resimler var.
Üzgünüm, çok üzgün.. Hayal edemediğim tüneller uzun geliyor.
İşte yeni bir hikaye.. Durakta birkaç kişi; biri ev edinmiş belli ki istasyonu. Ama mutlu görünüyor ya da öyle görünmek istiyor.
İnsanları izliyorum, yanıma, karşıma, çaprazıma oturan insanları.. Sürekli değişiyor, bense hala aynı hikâyedeyim. Yolculuk uzun sanıyorum, hayat gibi...
Üzgünüm, çok üzgün..
Öyle acıyor ki canım, öyle korkuyorum ki tünellerin hiç bitmeyeceğinden ve öyle korkuyorum ki karanlıktan..
Bir kadın bindi metroya. Rengarenk bir kadın..Şarkı söylüyor bağıra bağıra; bir Fransız şarkısı, adı " Entre nous" (Aramızda)..Karşıma oturdu. 50 yaşlarında, saçları benim gibi kıvırcık ama en tepeden toplamış. Gözlerini koyu bir lacivertle boyamış, elinde bir torba, evi belli ki.. 50 cent'in var mı diye sordu, 1 € verdim. " Çok " dedi, bu bana çok. " Olsun, alın" dedim. Güldü, çok mutlu oldu. Bana baktı sonra, yabancı olduğumu anladı. Güldü uzun uzun ve adımı sordu; söyledim. " Çok güzelsin" dedi; "Hatta benden bile güzelsin". Güldüm.. O gün boyunca, ilk defa beni güldüren kişiydi. " Nerdensin?" diye sordu; söyledim. Sonra bana baktı; Türkçe" seni seviyorum" dedi; yine güldüm.
Anneannesinden bahsetti, sonra kuzeninden; bir yandan şarkı söyledi, gelene geçene "merhaba" dedi. Sustu sonra ve yine bana çevirdi lacivert bakışlarını.. " Çok güzelsin" dedi yine, " tahmin edemeyeceğin kadar güzel.." Utandım bir an. Sonra güldüm yine. " Ama üzgünsün" dedi; şaşırdım. Sustum, yere doğru yönelttim gözlerimi.." Üzülme" dedi önce, hayatımda ne olduğunu bilmeden. Sonra şarkı söyledi gözlerime bakarak..Hayatı çoktan boş vermiş, metrolarda hikayeler arası yolculuk yapan biriydi. Kıvırcık, tepeden topladığı saçlarını salladı; "bak" dedi, " saçlarım senin gibi.. Ama sen benden daha güzelsin" dedi. İçimden, " Ama sen benden daha mutlusun" diye geçirdim. Anladı sanki ve yine " üzülme" dedi. " Hayat bu metro yolculuğu kadar kısacık, zaman kaybetme sakın.."
Camdan dışarı baktım, ineceğim durağa geldiğimizi gördüm. Haklıydı, çoktan bitmişti yolculuk ve inme vaktiydi benim için..
Ayağa kalktım, gülümsedim lacivert bakışlı kadına, elini tuttum.. Yanımdakiler şaşkınlıkla baktı; lacivert bakışlı kadın, bir dilenciydi onlara göre..Fakat bana göre ise; 1 € karşılığında, hayatı anlatan, beni güldüren, içimdeki tüm huzursuzluğu alan lacivert bakışlı bir melekti...
Sımsıkı tuttum ellerini, ve gözlerine bakarak " teşekkür ederim" dedim. " ve size iyi bir akşam geçirmenizi dilerim." Gülümsedi, hatta kahkaha attı. Yanındaki bayana; " bak, güzel bir kız ama çok üzgün" dedi.
El salladım gülümseyerek, o da bana yırtık eldivenleriyle elini salladı..
İndim metrodan, öylece durdum istasyonda; aslında yeni bir hikayede.. Bir an çıkışı aramadım, metronun diğer hikâyelere doğru yol almasını bekledim.
O an, lacivert bakışlı kadınla, uzun uzun sohbet etmeyi çok istedim, adını bile bilmediğim o kadınla.. Gitti...
Çevreme bakındım, çıkışa doğru yöneldim. Aslında oranın çıkış olduğunu bilmeden, kalabalığın arkasından yürümeye başladım. Aynı, yaşarken çoğumuzun yaptığı gibi...
Akordiyon çalıyordu bir adam. Metro istasyonunda yankılanıyordu bir Fransız şarkısı..Göz göze geldik, gülümsemeden, şaşkın şaşkın baktı bana. Soru sorar gibi.. Anlamadım önce; taa ki, gözyaşlarım onu buğulu görmeme neden olana dek.. Ağladığımın farkında bile değildim, ama o farkındaydı.. Aynı, bazen yaşadıklarımızın ve yaşattıklarımızın farkında olamadığımız gibi...
Utandım bir an ve hızlı adımlarla kalabalığı takip ettim.
Hava çok soğuktu ve karanlık. Otelime doğru yavaş yavaş yürüyordum, şu 1 saatte yaşadığım hikayeleri düşünerek... Ne de çok şey yaşamıştım ve ne kadar da çabuk...Aynı, hayatımız gibi...
Öyle zamanlar oldu ki hayatımda; karanlık tünellerin hiç bitmeyeceğini sandım; ama bitti. Ve her yenisinde, tüneller daha kısa geldi ve sonra da, her tünelden geçerken, duvarlarındaki resimleri, küçük ışıkları gördüm. Ve öyle bir an geldi ki; gözlerimi kapatıp-açtığımda tüneli çoktan geçip, yeni bir hikayede bulmuştum kendimi..
Hayatımız bir pencere aslında, buğulu görmeye başladığımız an, bakışlarımızı biraz yukarı doğru kaldırdığımızda, aslında her şeyin ne kadar net olduğunu görebiliyoruz.
Aynı, bu yazıyı yazdığım kafenin, camından çektiğim fotoğraf gibi...
Yeni bir hikaye zamanı.. herkese iyi yolculuklar...
Filmlerde olur sanırdım; gerçekmiş.
Uzun bir metro yolculuğu, her bir istasyon yeni bir hikaye sanki.. ve her bir hikaye arası, karanlık tüneller. Kimisi uzun, çok uzun; kimisi kısacık, kimisinden geçerken hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor; kimisi ise ışıklı, duvarlarında resimler var.
Üzgünüm, çok üzgün.. Hayal edemediğim tüneller uzun geliyor.
İşte yeni bir hikaye.. Durakta birkaç kişi; biri ev edinmiş belli ki istasyonu. Ama mutlu görünüyor ya da öyle görünmek istiyor.
İnsanları izliyorum, yanıma, karşıma, çaprazıma oturan insanları.. Sürekli değişiyor, bense hala aynı hikâyedeyim. Yolculuk uzun sanıyorum, hayat gibi...
Üzgünüm, çok üzgün..
Öyle acıyor ki canım, öyle korkuyorum ki tünellerin hiç bitmeyeceğinden ve öyle korkuyorum ki karanlıktan..
Bir kadın bindi metroya. Rengarenk bir kadın..Şarkı söylüyor bağıra bağıra; bir Fransız şarkısı, adı " Entre nous" (Aramızda)..Karşıma oturdu. 50 yaşlarında, saçları benim gibi kıvırcık ama en tepeden toplamış. Gözlerini koyu bir lacivertle boyamış, elinde bir torba, evi belli ki.. 50 cent'in var mı diye sordu, 1 € verdim. " Çok " dedi, bu bana çok. " Olsun, alın" dedim. Güldü, çok mutlu oldu. Bana baktı sonra, yabancı olduğumu anladı. Güldü uzun uzun ve adımı sordu; söyledim. " Çok güzelsin" dedi; "Hatta benden bile güzelsin". Güldüm.. O gün boyunca, ilk defa beni güldüren kişiydi. " Nerdensin?" diye sordu; söyledim. Sonra bana baktı; Türkçe" seni seviyorum" dedi; yine güldüm.
Anneannesinden bahsetti, sonra kuzeninden; bir yandan şarkı söyledi, gelene geçene "merhaba" dedi. Sustu sonra ve yine bana çevirdi lacivert bakışlarını.. " Çok güzelsin" dedi yine, " tahmin edemeyeceğin kadar güzel.." Utandım bir an. Sonra güldüm yine. " Ama üzgünsün" dedi; şaşırdım. Sustum, yere doğru yönelttim gözlerimi.." Üzülme" dedi önce, hayatımda ne olduğunu bilmeden. Sonra şarkı söyledi gözlerime bakarak..Hayatı çoktan boş vermiş, metrolarda hikayeler arası yolculuk yapan biriydi. Kıvırcık, tepeden topladığı saçlarını salladı; "bak" dedi, " saçlarım senin gibi.. Ama sen benden daha güzelsin" dedi. İçimden, " Ama sen benden daha mutlusun" diye geçirdim. Anladı sanki ve yine " üzülme" dedi. " Hayat bu metro yolculuğu kadar kısacık, zaman kaybetme sakın.."
Camdan dışarı baktım, ineceğim durağa geldiğimizi gördüm. Haklıydı, çoktan bitmişti yolculuk ve inme vaktiydi benim için..
Ayağa kalktım, gülümsedim lacivert bakışlı kadına, elini tuttum.. Yanımdakiler şaşkınlıkla baktı; lacivert bakışlı kadın, bir dilenciydi onlara göre..Fakat bana göre ise; 1 € karşılığında, hayatı anlatan, beni güldüren, içimdeki tüm huzursuzluğu alan lacivert bakışlı bir melekti...
Sımsıkı tuttum ellerini, ve gözlerine bakarak " teşekkür ederim" dedim. " ve size iyi bir akşam geçirmenizi dilerim." Gülümsedi, hatta kahkaha attı. Yanındaki bayana; " bak, güzel bir kız ama çok üzgün" dedi.
El salladım gülümseyerek, o da bana yırtık eldivenleriyle elini salladı..
İndim metrodan, öylece durdum istasyonda; aslında yeni bir hikayede.. Bir an çıkışı aramadım, metronun diğer hikâyelere doğru yol almasını bekledim.
O an, lacivert bakışlı kadınla, uzun uzun sohbet etmeyi çok istedim, adını bile bilmediğim o kadınla.. Gitti...
Çevreme bakındım, çıkışa doğru yöneldim. Aslında oranın çıkış olduğunu bilmeden, kalabalığın arkasından yürümeye başladım. Aynı, yaşarken çoğumuzun yaptığı gibi...
Akordiyon çalıyordu bir adam. Metro istasyonunda yankılanıyordu bir Fransız şarkısı..Göz göze geldik, gülümsemeden, şaşkın şaşkın baktı bana. Soru sorar gibi.. Anlamadım önce; taa ki, gözyaşlarım onu buğulu görmeme neden olana dek.. Ağladığımın farkında bile değildim, ama o farkındaydı.. Aynı, bazen yaşadıklarımızın ve yaşattıklarımızın farkında olamadığımız gibi...
Utandım bir an ve hızlı adımlarla kalabalığı takip ettim.
Hava çok soğuktu ve karanlık. Otelime doğru yavaş yavaş yürüyordum, şu 1 saatte yaşadığım hikayeleri düşünerek... Ne de çok şey yaşamıştım ve ne kadar da çabuk...Aynı, hayatımız gibi...
Öyle zamanlar oldu ki hayatımda; karanlık tünellerin hiç bitmeyeceğini sandım; ama bitti. Ve her yenisinde, tüneller daha kısa geldi ve sonra da, her tünelden geçerken, duvarlarındaki resimleri, küçük ışıkları gördüm. Ve öyle bir an geldi ki; gözlerimi kapatıp-açtığımda tüneli çoktan geçip, yeni bir hikayede bulmuştum kendimi..
Hayatımız bir pencere aslında, buğulu görmeye başladığımız an, bakışlarımızı biraz yukarı doğru kaldırdığımızda, aslında her şeyin ne kadar net olduğunu görebiliyoruz.
Aynı, bu yazıyı yazdığım kafenin, camından çektiğim fotoğraf gibi...
Yeni bir hikaye zamanı.. herkese iyi yolculuklar...
23 Kasım 2009 Pazartesi
22 Kasım 2009 Pazar
20 Kasım 2009 Cuma
19 Kasım 2009 Perşembe
4 Kasım 2009 Çarşamba
Güle Güle...
Seni sevmediğimi sanardım, seviyormuşum meğer..
Buz gibiydi bedenin, gözlerini sımsıkı kapatmıştın, ama yüzündeki mutluluğu görebiliyordum. Boyun nekadar da uzunmuş, bilmiyordum..
Korkacağımı sandım sana dokununca, ama korkmadım. Aksine huzur gibi birşey hissettim, garipti..
Seni sevmediğimi sanardım, çok seviyormuşum meğer...
Nur içinde yat Babaanneciğim...
Buz gibiydi bedenin, gözlerini sımsıkı kapatmıştın, ama yüzündeki mutluluğu görebiliyordum. Boyun nekadar da uzunmuş, bilmiyordum..
Korkacağımı sandım sana dokununca, ama korkmadım. Aksine huzur gibi birşey hissettim, garipti..
Seni sevmediğimi sanardım, çok seviyormuşum meğer...
Nur içinde yat Babaanneciğim...
25 Ekim 2009 Pazar
4 Eylül 2009 Cuma
3 Eylül 2009 Perşembe
Elephant Man-LYNCH
David LYNCH filmlerine sardım şu sıralar. Yine darmadağan yapan çok iyi bir klasik,
Mutlaka izlemeli...
http://www.youtube.com/watch?v=q2KEN8XBL00
Mutlaka izlemeli...
http://www.youtube.com/watch?v=q2KEN8XBL00
8 Temmuz 2009 Çarşamba
7 Temmuz 2009 Salı
18 Haziran 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




